Eskiden evliliklerde soy sop araştırması yapılırdı. Ailelerin birbirine benzer tarafları bulunmasına dikkat edilirdi. Kız ve oğlanın anlaşması kadar ailelerin de anlaşması, uyum içerisinde birbirlerini anlar olmaları istenir ve aranırdı. Bu gelenek Trakya'da şu cümle ile noktalanırdı:
"ŞARABI KÜPTEN KIZI KÖKTEN ALACAKSIN."
Trakya, mitolojide Şarap Tanrısı Diyanosus'a adanmış topraklardır. O topraklardan, bağcılığa, şarap yetiştirmeye en elverişli toprakların Kırklareli'nde olduğu söylenirdi. Bu nedenle Kırklareli'nin birçok isminin önünde, öncesinde LOZANGRAD (BAĞ KASABASI) ya da "ÜZÜM KASABASI" adı gelirdi. Tabii Kırklareli'nin "MEYVE BAHÇESİ" veya "MEYVE CENNETİ" anlamına gelen bir başka adı daha vardır. Kırklareli ekonomisi daha çok bağcılığa, Şarap Kültürü'ne dayanıyordu. Eylül ayında Bağ Bozumu Şenlikleri ile şarap üretimi, rakı imalatı başlardı. Şarap küplere, rakı fıçılara konurdu. Sonra şarap küpleri toprağa gömülür dinlendirilmeye bırakılırdı. Bazı resmi yerlerin bahçelerinde gördüğümüz büyük küpler, o küplerdir. Yıllar evvel gazeteler yazmıştı, İran'da toprağa gömülmüş devasa bir küpte 7 bin yıllık şarap bulunmuştu. İran'ın dünya çapında büyük şairi Ömer Hayyam'ın yazdığı Rubailer (Dörtlükler) çoğunlukla şarap üzerinedir.
ŞARAP KÜLTÜRÜ daha çok bir ANADOLU KÜLTÜRÜ'dür. Siz isterseniz TRAKYA KÜLTÜRÜ de diyebilirsiniz. Şarap Tanrısı'na adanan topraklar Ortadoğu Eşiği'nden yani İran'dan itibaren Akdeniz kıyı ülkeleri ile Balkan Ülkelerine kadar uzanıyordu. Bütün coğrafya bölgesinin halkları bağcılık yapıyor, şarap imal edip içiyorlar, Bir İnce Uygarlığı yaratıyorlardı. Bu uygarlığa bağlı olarak insanlar nazik ve centilmen olarak tanınıyorlardı. Kentlerin, kasabaların sarhoş oluncaya kadar içenleri cadde ve sokaklarda karşılaştıkları hanımları selamlayarak yol verirlerdi. Çok değil, 40-50 yıl önce Kırklareli'nde içki içenlerde bu nezaket, bu centilmenlik vardı ve olay Kırklareli'ne atanan memurları şaşırtıyordu. Onlar da Kırklareli'nde kendilerini şaşırtan olayı öğrenmek, araştırmak ihtiyacını duyuyorlardı. Biz buna benzer bir örneği EFSANEDEN GERÇEĞE KIRKLARELİ kitabımıza almışızdır.
Evliya Çelebi'nin görüp yazdığı "ORMAN MİSALİ" bağlar, bağcılık bu gün Kırklareli'nde yoktur. Çeşitli nedenlerle geçmişin o görkemli bağları ve bağcıları tarih olmuştur. Fransız Şarap ve Üzüm uzmanları da çoktan beri yani yıllardan beri Kırklareli'ne gelmez olmuşlardır. Geçmişte Kırklareli'nde var olan Fransız, Avusturya, Macar Konsoloslukları da yıllar ve yıllar öncesi kapanmışlardır. Geçmiş bilinmediği için Kırklareli'nin neleri kaybettiği bilinmiyor. Kırklareli yalnız dillere destan bağcılığını, şarapçılığını değil, otsu ve odunsu bitki örtüsünden de çok şeyler kaybetmiştir. Kırklareli'nin biyolojik zenginliği bugünden daha muhteşemdi. Ormanlarındaki ulu ağaçlar, ormanlar, yazın Trakya Ovası'na deniz serinliği veriyorlardı. Pınarhisar, Kaynarca ve Poyralı'daki TEAROS KAYNAKLARI (ki bunlar 38 kadardı soğuk ve sıcak akıyorlardı) kimbilir ne zamandan beri akmaz olmuşlardır. Çağdaş Yunan Edebiyatı'nın kurucusu Vizeli (Vize'nin Oğlu) Vizyonos, hikayelerinde Kaynarca'yı anlatmış mıdır? Onun hikayelerini bilenler anlattığını bilirler.
Ne diyor şair, "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler." Yani, balıklar denizin içindedirler, denizin kıymetini bilmezler. Böyle bir durumdayız bugün. Fakat bu da geçer öbürleri gibi…
Bu Habere Henüz Yorum Yapılmadı. İlk Sen Ol