Kriz geliyorum demisti

Hükümetler, iç ve dis borçlarini ödeyebilmek için üretimi ve imalati artirmak, ihracati gelistirmek gibi “çalisarak terleme gerektiren” islerde fikri ve programi yoksa isin kolayina gitmekte mal ve hizmetlere yeni zamlar koymak, yeni vergi kanunlari çikartmak veya vergi oranlarini artirmak gibi icraatlar yapmaktadirlar.

Hâlbuki vergi, adalet açisindan mali gücü olanlarin yani zenginlerin ödemesi, halkin, fakir ve fukaranin ödememesi gereken ödemeler olmasi icap ederdi. Düsüne biliyor musunuz? Isçilere ödenen “Asgari ücret” ten bile vergi aliniyorsa siz varin halkin ödedigi vergileri hesap edin. Asgari ücret tabiri ile dört kisilik bir ailenin bu rakamdan daha asagi bir ücretle geçinemeyecegi bastan kabul edildigi halde, o rakamdan bir de vergi alinmasi, ülke idaresindekilerin nasil bir kafa yapisina sahip oldugunu göstermesi açisindan önemlidir. Zengin ve varlikli insanlarin vergi ödemesinin adi “dogrudan vergi” fakir, zengin bütün halkin vergilendirilmesinin yolu ise “dolayli vergilerdir.” Mesela ülkemizde 2009 yili bütçesinde gelirlerin toplami olan 74,1 milyar liralik bölümünü dogrudan vergiler olustururken, mal ve hizmetlerin üzerinden ödedigimiz dolayli vergiler 146,4 milyar lirayi bulmaktadir. Yapilan hesaplara göre dolayli vergiler, dogrudan vergilerin yüzde 72’si gibi çok yüksek bir rakama ulasmis olup bu ise neredeyse bütün vergi yükünün 70 milyon insanimiz tarafindan tasinmakta oldugunun en açik göstergesidir.

KDV (Katma deger vergisi) ÖTV (Özel tüketim vergisi) gibi vergiler, elden ele geçerek sonuçta yine 70 milyon insanin ne alirsa içerisinde ödedigi vergilerdir.

DÜZENIN KURUCULARI

Insanligi köleleri ve kendisini de insanligin efendisi sayan “Irkçi Emperyalistler” oturduklari yerde ve hiçbir rizokaya (isçiler, hammadde, enerji, vergi ve sigortalar, sendikalar ve ticaretin zarar etmesi gibi) katilmadiklari halde nasil çok paranin sahibi olunurun, fikrini gelistirmisler ve sistemlestirmislerdir.

Önce ticaret merkezlerinde açtiklari ve adina “Banko” denilen yerlerde bizim “Tefeci” dedigimiz islerle yani “faizle para alip satmaya” baslamislar, sonra bunu “Banka” haline getirmislerdir. Kurduklari bankalara da bulunduklari ülkelerden “devletlerinden garantisi” almislardir. Bankaya veya mevduata (toplanan paraya) her hangi bir zararin gelmesi halinde, bunu o ülkenin devletine ödettirmislerdir. Senin is yerin, ticarethanen zarar ederse devletten bir kurus yardim alamazken bankalarin her hangi bir zarari devlet tarafindan karsilanir olmasi ne kadar enteresan(!) degil mi dir?

Hatirlanacak olursa Refah-yol hükümetinden sonra Sayin Ecevit’in Basbakanliginda kurulan hükümetler zamaninda, bazi bankalarin patronlari kendi “bankalarini içini bosaltmislar” (bir oyunla paralari baska hesaplarina aktarmislar) halkin bankalara yatirdigi paralari ödemek yine hükümetimize yani bizim vergilerimize düsmüstü.

Adamlar halktan % 30 – 40 faizle topladiklari mevduati, kredi isteyen kuruluslara (özellikle devlet kurulusu KIT’lere) % 100 -150 faiz ile para satmislar, “gecelik faiz geliri” adiyla mevduatlarinin artirmaya devam etmislerdir. Unutmamamiz gereken önemli ekonomik terimler içerisinde “Bankalarin içini bosaltmak, gecelik faiz geliri” gibi kelimeler vardir ve çok degil bundan 8 -10 sene önce sik sik kullanilan kelimelerdi. Iste simdi yasadigimiz “Küresel(!) Ekonomik krizin” olusmasinda en büyük etken bunlardir.

ANADAN DOÄzMA SIYASETÇILER

Analarindan dogar dogmaz siyasetle ilgilenen bu “Irkçi emperyalistler” ülkelerin üst düzey yöneticileriyle siki fiki olmakta ve onlara istediklerini yaptirabilmektedirler. Bu isteklerin basinda “kapitalizmin ilk maddesi olan faiz, ikinci maddesi faizin gider olarak yazilmasi” yasalari gelmektedir. Kredi kullanan bütün kuruluslar, bankalara ödedikleri faizleri giderlerine yazmakta böylece ödenen faizler de maliyeti olusturan kalemlerden birsi olmaktadir. Bu kurulusun ürettigi mallar öz sermaye ile yapildiginda ortaya çikacak fiyat ile içerisine faizin girdigi fiyat birbirinin en az iki kati olmaktadir. Ve tabiidir ki neticede mal fiyatlari yükselmekte, bu mali kullananlar ödedikleri para içerisinde bankanin faizini de ödemektedirler. Faiz fonksiyonel (faizin faizi de yüklenmekte) oldugundan mal fiyatlari durmadan artmakta, para degeri buna paralel olarak durmadan düsmektedir. Ihtiyaci olan bir mali alabilmek için daha fazla ödeyen halk kesimi elindeki avucundakini gittikçe kaybetmektedir.

TUZAÄzA NASIL DÜSTÜK

Birinci dünya savasinda ki Istiklal harplerimizle düsmani denize döktükten sonra Lozan antlasmanin imzalamasi dikkatlerimizi çekmektedir. Antlasmanin imzalanmasindan kaçinan Ingiliz ve Fransiz delegelerinin karsisina ülkemizi temsil etmek üzere Hayim Naum adinda biri (Misir bas hahami) Lozan’a gönderilir.

Bu adam anlasmanin delegasyonuyla iyi iliskiler içerisine girer ve onlara “Bu anlasmayi imzalayin. Zira Türkleri sahip olduklari imanlari geregi bir türlü onlari yenemiyorsunuz. Tarihte 19 Hacli ordusu ile geldiniz ama her seferinde yenildiniz. Onlarla savas yaparak emellerinize ulasamazsiniz. O halde neticesiz isler ile ugrasmak yerine baska bir metot uygulamalisiniz. Anlasmayi imzalayarak bir time of (dinlenme zamani) kazanmalisiniz” der.

Bu çözüme akillari yatan müstevliler (isgalciler) anlasmanin imzalanmasindan sonra sulh zamaninda neler yapilmasi gerektigini de ana hatlariyla orada tespit ederler. “Hayim Naum doktirini” adiyla siyasi literatüre giren planin ana hatlari sunlardir.

* Türk milleti issiz birakilmalidir.

* Açliga mahkûm edilmelidir.

* Iç ve dis borca esir edilmelidirler.

* Inancindan ve dininden ayrilmalidirlar.

* Ülke sosyal ve fiziki açidan bölünmeye götürülmelidir.

* Bölümler birbirleriyle savastirilmalidir.

* Böylece yumusak lokma haline getirilmelidir.

Küresel ekonomik kriz de biz, nelerden sikâyetçiyiz? Yukarida ki maddeler bu sikâyetlerimize bire bir uymuyor mu?

  nlaleli@mynet.com

Yorum Yazın

Bu Habere Henüz Yorum Yapılmadı. İlk Sen Ol