YÖNETİM ANLAYIŞINDA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK...

Ülke yönetiminde değişen bir şey yok, halk deyimiyle herşey ‘eski hamam eski tas’. Evet, şunları görmezden gelemeyiz. Dünya ile birlikte ülkemizde de bilimde ve teknolojide fark edilir gelişmeler oluyor… ekonomi ve yaşam standartları yükseliyor…. bilişim ve iletişim konusunda devrim niteliğinde yeniliklerin ardı arkası kesilmiyor… daha birçok alanda çağ kapanıp yeni çağlara yelken açıyoruz ama; asıl insanları mutlu edecek olan ülkelerin yönetim biçimleri demokratik işleyişlerde, hak, hukuk, adalet ve özgürlükler ile devlet yapısının bireyler üzerindeki tutum ve uygulamalarında bir adım ilerleme olmadığı gibi, çok daha geriye gidildiği sık sık gözlemlenmektedir.
Çağımıza hiç yakışmayan bu olumsuzlukların büyük bir kısmının sorumlusu, maalesef ya demokratik yöntemlerle iktidara gelerek devlet erkini kullanan siyasi iktidarlar ya da, kraldan çok kralcı devletin kurum ve kuruluşlarıdır.
Bir ülke düşünün; halkın sivil yapıları en doğal özlük ve ekonomik taleplerin yanında sürekli barış, adalet, eşitlik ve demokrasi mücadelesi için ayakta ise, o ülkede bir şeylerin doğru yapılmadığı, orada sorun yaşandığı anlamına gelir. Hemen hemen her sivil toplum örgütü kendi alanlarında demokratik isyan hakkını kullanırken, hemen her kesimi kapsam alanı içinde bulunduran ‘Tüketici Hakları Derneği’ buna kayıtsız kalamazdı. Bir vatandaş olarak, her kurum ya da kuruluşta olmasa bile, bir kurum ya da kuruluşun her yetkilisi aynı şeyi yapmasa bile, veya her yetkili benzer tavırları göstermese bile, yaşadığımız ya da tanık olduğumuz olumsuzluklardan üç-beş örneği sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bir kaymakam; bildiğiniz gibi bir ilçenin en yetkili yöneticisidir, eski tabirle mülki amirdir. Görevli olduğu ilçe sınırları içinde bir sitenin yönetiminde yaşanan bir yetki kargaşasında, (-ki bu kargaşa, seçilmiş bir yönetim kurulunu derdest ederek yönetimi zorla ele geçirmesiyle oluşmuştur) mağdurların hak gaspının önlenmesi amacıyla yaptıkları başvuruya, ‘sizinle uğraşamam, hakkınızı yargıda arayın’ diyerek başından savıyorsa…
Adalet için ilk akla gelen bir hakim ya da savcı; hak aramak için kendilerine başvuran mağdurların hakları doğrultusunda verecekleri karar için bu kadar cimri, bu kadar uzun zaman kaybettirip hak aramaya bin pişman ediyorsa…
Devlet erkini kullananlar; yerel ya da genel seçim sonuçlar istediği gibi sonuçlanmadığında, ‘bu seçimlere şaibe karıştı, yenilensin’ deyip, ülkeyi maddi ve manevi zarara sokabiliyorsa…
Özellikle yerel yönetimler ya da kamu kurum yetkilileri; kişi ya da kurumlar vergisini verip ülkeye katma değer sağlasalar bile, ‘ister yasaları ihlal et, isterse uyuşturucu yap-sat şikayet olmadıkça biz karışmayız’ diyebiliyorsa…
BİMER (Başbakanlıkla beraber kaldırıldı) ve CİMER gibi çok önemli hak arama yollarından birisi kullanılarak, müzevirliğe öyle değer verdiğimiz için, gerekli-gereksiz ve üst üste başvurular nedeniyle son zamanlarda o kadar dejenere edilmesine izin veriliyorsa…
Bir güvenlik kurum yetkilisi; can ve mal güvenliğimizin tehdit edildiği nadir zamanlarda şikayet edip yardım istediğimizde ‘cinayet yada bir yaralama var mı? Yoksa biz gelemeyiz’ diyorsa…
Bir vergi memuru, polis, zabıta vb. ceza yazmakla görevli; ‘ben cezamı keserim, sen git mahkemelerde ara hakkını’ diyorsa…
Elektrik idaresinden bir yetkili; kurumsal bir kusur nedeniyle zarar görmüş bir tüketiciye ‘biz zararını karşılayamayız, sen git hakkını yargıda ara’ diyebiliyorsa…
Bir banka yetkilisi; yargıtay kararlarına rağmen, ‘biz bu işlemden şu kadar para alırız, itirazın varsa sen git Tüketici Hakem Kurulu’nda hakkını ara’ diyorsa…
İletişim kurum yetkilileri; her gün hemen herkesi arayıp, ‘sizin aboneliğiniz bitti, siz yeni bir aboneliğe üye yapalım diyerek borçlandırmalar’ yapılıyorsa…
Sizi, sadece ‘ben savcıyım, polis şefiyim vb. diyerek tuzağa düşürmek isteyenlere inanmayın anonsu’ ile sahtekarlığa karşı güvenliğimizi sağladığını sananlar, tüketiciyi üçkağıtçılarla baş başa bırakıyorlarsa…
Yaşanan bunca olumsuzluklar nasıl sone erdirilebilir? Ve, diyoruz ki; ülkemizde yaşanan bu olumsuzluklara karşı bir bütün olarak ‘biz sesimizi yükseltmeyeceğiz de, kim yükseltecek?
Tarım, gıda ve ormancılık alanındaki sorun ve çözümleri konusunda ‘TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI ÖZELLEŞTİRİLİYOR’ temalı ortak basın açıklaması yapan sivil toplum örgütlerinden biri olan Tüketici Hakları Derneği, kaygılarını dile getirerek; konu ile ilgili açıklamalarına devam ediyor. Zira; ülkenin yaşamsal önemindeki bu karar, daha çok konuşulmaya aday görünüyor. Ülkemizin tarım, gıda, orman ve su sorunlarının çözümü adına alınan karar sonucunda beklenen olumsuzluklar, özetle şöyle anlatılmaktadır:
“TÜRKİYE’DE TARIM VE
GIDA EMPERYALİZMİ (1)
Yaşadığımız Türkiye coğrafyasında hiçbir dönem tarım ve gıda bugünkü olumsuz durumunu yaşamamıştı. Bu olumsuz durum, ulusal ve yerel tarım ve gıda ile kırsal kalkınma anlayışı ve küçük çiftçiliğin ortadan kaldırılmak istenmesinin bir göstergesidir.
Tarım ve gıdadaki bu gidiş ve durum, tarım ve gıdanın emperyalist tarım ve gıda şirketleri ile onların ortağı ve taşeronu olan yerli şirketlere teslim edilmesinin bir sonucudur.
Türkiye coğrafyası, insanlık tarihinde tarımın merkezi olan, 4 mevsimi yaşayan, dünyanın en zengin biyoçeşitliliğine sahip olan, 3 tarafı denizlerle çevrili olan, iç gölleri ve akarsuları olan bir coğrafyadır.
Böyle bir coğrafyada, kendi kendine yeten bir ülke konumundan, tarımda ve gıdada ithalata bağımlı bir ülke konumuna getirilmemiz ve halkın büyük bir çoğunluğunun yeterli ve gerekli gıdaya erişememesi affedilemez. Türkiye’de, özellikle de sebze fiyatları tarihin hiçbir döneminde bu kadar pahalı olmamıştır.
1980’lerden itibaren Türkiye’ye dayatılan emperyalist tarım ve gıda şirketlerinin istediği yapısal uyum programının uygulanması ülkemiz tarım ve gıdasını bu olumsuz noktaya getirmiştir.
Ülkemizin tarım ve gıdası üzerindeki
yapısal uyum politikaları ve uygulamaları ile sonuçları:
• Tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi ve kapatılması,
• Kimyasal gübre, tarımsal ilaç, tohum, mazot gibi tarımsal girdi fiyatlarının yüksekliği,,
• Küçük çiftçilerin desteklenmemesi, yoksulluk ve açlık sınırının altına sürüklenmelerine neden olunması,
• Küçük tarımsal üretimin yok edilme noktasına getirilmesi,
• Kırsal kalkınma ile ulusal ve yerel tarım anlayışının terk edilmesi,
• Oluşturulan koşullar nedeniyle kırdan kente göçün teşvik edilmesi,
• Önemli miktarda tarım topraklarının boş kalması, üretimden kopartılması,
• Büyükşehirlerin oluşumu nedeniyle, köylerin mahalleye dönüştürülmesi ve kırsal kesimin üretimden uzaklaştırılması,
• Önemli sayılabilecek miktarda tarım topraklarının imara açılması ve betonlaştırılması,
• Tarımsal ürün ve gıda üretiminin, ithalatının, ihracatının, yurt içinde pazarlanmasının, araştırmalarının emperyalist tarım ve gıda şirketleri ile onların yerli ortaklarının ve taşeronlarının eline geçmiş olması,
• Tarım ve gıdadaki aracıların olumsuz etkisi,
• Tarımsal topraklarda üretim yapılmaması için verilen doğrudan para desteği,
• Tarımsal girdilerde ithalata bağımlılık,
• Tarım ve gıdada bir planlamanın olmaması,
• Çiftçilere sertifikalı ve hibrit tohum dayatılması,
• Tarımsal ürünlerde üretimin azalması,
• Tarımsal ürün ve gıda fiyatlarının yükselmesi ile tüketicilerin satın alma gücünün düşmesi,
• Tarım ve gıda ürünlerinde ve hayvancılıkta giderek ithalatın artması ve ithalatçı konuma gelinmesi,
• Tarımsal kooperatiflerin zayıflatılması ve işlevsiz duruma getirilmesi,
• Tüketim kooperatifçiliği konusunda bir politikanın olmaması ve kentlerde tüketim kooperatifçiliğinin teşvik edilmemesi,
• Tarımsal ürün ve gıda fiyatlarının piyasaya hakim olan firmaların kendi çıkarları doğrultusunda belirlenmesi,” vb. sorunları beraberinde getireceği uyarısında bulunulmaktadır.

 

Yorum Yazın

Bu Habere Henüz Yorum Yapılmadı. İlk Sen Ol